31 Aralık 2010 Cuma


KONUŞAN(!) FENERBAHÇE PLATFORMU 

Muhalefet yapmayacaklarını ama konuşmaktan yana olduklarını ileri sürenlerin açıklaması şöyle:

“Sayın Başkanımızın Sn.Uğur Dündar ile yaptığı röportajı okuduk. Başkanımızın döneminde birçok olumlu işler yapıldığı gibi maalesef yine bu dönemde çok fazla olumsuzluklar olduğu da açıktır. 12 Senede 4 Şampiyonluk, Avrupa’da Şampiyonlar liginde çeyrek final, peki Türkiye`deki rakiplerimiz neler yapmış;

Başkanımız Göreve geldiğinde FB :13, GS: 11- BJK : 10, TS: 3 olan şampiyonluk sayilari , FB: 17, GS: 17, BJK: 12, TS:3 , BS : 1 …

Kulübümüz hiçbir dönemde ;

*1.500.000 TL borçla aldığı bu büyük kulübü 400.000.000 TL borca girmedi

*14 teknik direktör ve 114 futbolcu değiştirip, sonra da “her üç yıla bir şampiyonluk” ortalamasıyla yetinmedi.

*bundan sonra her yıl” şampiyonluk sözü verilip, son üç yılda sıfır şampiyonluk istatistiği üretilmedi.


*başkanların profesyonellere bıraktığı ve karışmadığı branşlardaki başarıların arkasına sığınarak, kulübümüzün ekonomik ve sportif lokomotifi olan futboldaki başarısızlıkların sorumluluğundan kaçınılmaya çalışılmadı .

*bir yandan “stadımızda küfür yok” derken bir yandan da Protokol Tribünde, soyunma odaları koridorlarında ve hakem odalarında küfür edilerek kulübümüz küçük düşürülmedi

*onlarca kongre üyesi suçsuz yere kulüpten ihraç edilemedi

*liderin dokuz puan gerisine düşüp de “olsun, biz ezeli rakiplerimden daha iyi durumdayız” denmedi

*sürekli kurumsallaşmadan bahsedilirken, personelinden sporcusuna, teknik adamından şube kaptanına, herkesin işine ve yetkisine bu kadar müdahale edilmedi

*Eski sporcularıyla bu kadar anlaşmazlık yaşamadı.

*Hiçbir Fenerbahçe Başkanı, iki defa kulübündeki, bir defa da Kulüpler Birliği’ndeki başkanlık görevlerinden istifa edip sonra da geri dönerek inandırıcılığını yitirmedi.

*Hiçbir Fenerbahçe Başkanı, kendinden önceki başkanlarla aynı ortamda dahi bulunmayı reddedecek kadar kindar olmadı.

*Hiçbir Fenerbahçe Başkanı, 13 sene başkanlık yapıp kulübünü Türkiye Kupası’ndan mahrum etmedi

*Hiçbir Fenerbahçe Başkanı, gücünü taraftarını ve kongre üyesini sindirmeye kullanmadı.

*Hiçbir Fenerbahçe Başkanı, hiçbir Fenerbahçe başkanına nasip olmamış bir destek görmesine rağmen bu kadar taraftarı, kongre üyesini, yöneticiyi küstürmedi.

Sevgili Başkanımızın bundan sonraki icraatlarında yukarıdaki hususları da göz önünde bulundurması Fenerbahçe’mizin geleceği açısından çok önemli olduğunu düşünüyoruz ..

KONUŞAN FENERBAHÇE PLATFORMU”

Yeni bir yıla girerken düştüğüm kendi derdime yanayım da şu gündeme gelenlere müdahil olmayayım diyerek sabrediyorum.

Ama kolay olmuyor.

Konuşan Fenerbahçe Platformu diye bir oluşumdan haberdar olduğumda "hayırdır, işi platforma kadar götürüp muhalefeti örgütlemeyi mi akıl etmişler?" demiş ve yine de değil kulübümüzde, ülkemizde olmayan gerçek anlamda muhalefeti görebilir miyiz diyerek izlemeye geçmiştim.

Başlangıçta yapılan açıklamalar umut verici görünse de tam da tahmin ettiğim gibi devamında yine bir dağın fare doğurduğu çıktı ortaya...

Kelime oyunlarına aynı dalga boyundan ve daha oyunvari bir kurgu ile muhalefet(!) yapmak hiç de yabancı olmadığımız bir anlayış.

Artık başkanın kesinlikle kalmasını ben de istemiyorum. Bırakın kulübümüzü, ülke sporuna bile fazla biri Aziz Yıldırım. Yenemediği kötü yanları sayesinde -ki hiç de değişmesi mümkün görünmüyor- kazandırdığı tesislerde darağacına çekilmediği kalmıştı o da olacak.

Süresini eğrisiyle doğrusuyla tamamlayıp hizmet edecek başka isimlere yolu açıp çekilmeli... Ama sonrası için bu camia için yine de aynı senaryoların yaşanacağını, hatta belki de daha beterinin olacağını becerilemeyen ve anlamı bilinmeyen muhalefetsizlik nedeniyle öngörebiliyorum.

Bizim muhalif, yol gösterici, çalışanlara ışık tutucu diye görmek istediklerimiz mevcut görüntüyü verdikten sonra başka bir beklentiye sahip olamıyorsunuz.

Bir şey de layığı ile yerine gelsin şu memlekette be arkadaş!.. Bir kere de özel kinlerini gütmek, fırsat bulunca çelmeyi takmak isteyenler değil de gerçekten Fenerbahçe'nin iyiliğini düşünenler, samimice muhalefet yapsınlar artık!

Oturduğu binayı temelden kemiren, zamanla yıkılması için zararına efor sarf eden başka millet var mı?

Yazık!

Ancak dedikoducu mahalle karıları kadar olabilmek ne acı!


http://twitter.com/hhosca


14 Kasım 2010 Pazar

YETTİNİZ ARTIK!!!

Türkiye Cumhuriyeti; başta büyük önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatan için gözünü kırpmadan kanını akıtmış, canını hiçe sayarak bu uğurda mücadele vermiş atalarımız tarafından kurulmuştur. Hiçbir etnik, dini ve ırk ayrımı güdülmeden; Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arabı ile topyekün verilen onurlu bir mücadele ile...

Fenerbahçe Spor Kulübü de kurtuluş mücadelesinde rol alan diğer tüm vatandaşlarımız ve bağlı oldukları kitleler gibi bu savaşta çok önemli bir görev üstlenmiş ve Anadolu topraklarının düşmanlardan temizlenmesi için verebileceği en üst seviyedeki katkısını sunmuştur.

Böylesine onurlu ve her zümreye nasip olmayacak bir tarihe sahip olan Fenerbahçe Spor Kulübü hakkında, günümüzde duyulan nefret ve bunun beraberindeki düşmanca tutum had safhaya ulaşmıştır.

Anadolu'da gittiği deplasmanlarda adeta Yunan takımı muamelesi gören, Konstantinapol takımı sataşmaları ile ülkemiz hakkında bölücü tutum sergileyenlerce sonunun nereye gittiği tartılamayan hakaretlere maruz bırakılan Fenerbahçemize, şimdi de haddini bilmez bir meçzup ırkçı ve kışkırtıcı sözleri ile büyük bir hakarette bulunmuştur.

Daha önce de benzer örnekleri ile çeşitli yakışıksız sataşmalarla küçük düşürülmeye çalışılan tarihi onurlarla dolu kulübümüzün, mevcut oyuncuları hakkında ırkçılığın en ağır hali ile talihsiz yakıştırmalarda bulunan Barış Kuyucu denen akl-ı evveli şiddetle kınıyorum. CNNTürk gibi bir kurumun önemli bir pozisyonunda görevi olan bu kendini bilmez, hakettiğini yakında bulana kadar olabilecek her platformda tepki vermeye devam edeceğim.

Bir zaman, Haldun Boysan denen kendisini sanatçı(!) olarak nitelendiren bir başka akıl yoksunu tarafından da benzer sataşmalara maruz kalınmış ve bu durum büyük infial uyandırmıştı.

Fakat görüyoruz ki; bu tip insanlar, topluma akıttıkları zehirin cezasını bulmak yerine adeta ödüllendirilerek, meslek(!) hayatlarına devam edebilmektedir.

Bugüne kadar bu tip kişiliksizlere gerekli tepki oluşturulamamış olmalı ki; utanmazca, hayasızca, ahlaksızca bu ülkenin asırlık çınarı olan, tarihi erişilemez onurlu hatırayla dolu olan, ülke sporunun önde gelen büyük kulübü Fenerbahçe hakkında, çekinmeden kopasıcası dillerini uzatma cüretinde bulunabiliyorlar.

Oluşan tepki karşısında hemen internetteki hesabını silerek kurtulacağını zanneden Barış Kuyucu'nun vakit geçirmeden görevinden ayrılması ve kamuoyu önünde gerekli yaptırıma uğratılarak kamu vicdanının rahatlatılması beklentisindeyim.

Zamanında naklen yayın esnasında talihsiz bir dil sürçmesi ile veya anlık hata ile ağzından bir kesim hakkında yanlış ifadeler döküldüğü için bugün yok edilmişler arasında bulunan isimlerden çok daha büyük bir yanlışın içinde bulunan bu isim ve önceki benzer hataları işlemiş isimlerin toplumun önünde yer alan hallerinden uzaklaştırılarak bir daha bu ortamlarda bulunmamasını istiyorum.

Bu uğurda verilecek her türlü mücadelenin içinde olacağım.

Herkes haddini bilecek!


http://twitter.com/hhosca

21 Ekim 2010 Perşembe

ŞARK KURNAZLIĞINA FEDA EDİLEN ÖZER

Ligin 8.haftasında Fenerbahçe Konya deplasmanına çıktı. Maçtan önce takımı ile ilgili teknik analiz yapan Aykut Kocaman, Konyaspor maçı hakkındaki görüşlerini açıklarken öngörülerinde şuna yer veriyordu:

Ziya Doğan’ın olması maçın özellikle markaj ve futbol içindeki sertlik oranının biraz daha yüksek olacağını gösteriyor.

Maç öncesi Konyaspor kanadından ise özetle şu açıklama geliyordu:

Medyada takımımızla ilgili yer alan ´ligin en sert‚ en hırçın ve en çok kart gören takımı´ şeklindeki haberleri üzüntüyle takip ediyoruz. Konyaspor ile ilgili bu ön yargılı haberlerin Fenerbahçe karşılaşmasını yönetecek hakemlerimizi etki altına almak amacıyla yapıldığını düşünmek bile istemiyoruz. Fenerbahçe gibi bir takımın zaten buna ihtiyacı da yok. Geçtiğimiz sezonlara bakıldığında takımımızın canını en çok yakan‚ en önemli hakem hatalarının yaşandığı maçlar maalesef Fenerbahçe ile yapılmıştır. Bu maçlarda önemli puanlar kaybettik. Konyalı bu maçları hiçbir zaman unutmadı. Biz pazartesi günü oynanacak maçta adil ve tarafsız bir hakem yönetimi istiyoruz. Adil ve tarafsız bir hakem yönetimi gösterilmesi durumunda Fenerbahçe karşısında galip gelecek kadroya ve güce sahibiz.

18 Ekim 2010 / Pazartesi günü oynanan Konyaspor-Fenerbahçe maçını konuk takım 4-1 kazanırken verilmeyen 3 net penaltısı ve sertliğe karşı gösterilmeyen kartlar maça damgasını vuruyordu.

Maçın henüz 13. dakikasında sol ayağına aldığı darbe ile sakatlanıp oyundan çıkan Özer Hurmacı’nın durumu ile ilgili kulüpten yapılan açıklama şöyleydi:

Fenerbahçemizin Spor Toto Süper Lig`de oynadığı Konyaspor maçında sakatlanan oyuncumuz Özer Hurmacı`nın, daha önce de operasyon geçirdiği sol ayak tarak kemiğinden bir kez daha ameliyat olmasına karar verildi.

Aldığı darbe nedeniyle ayak tarak kemiğinde çatlak oluşan Özer Hurmacı’nın bu operasyon sonrası 3 ay süre ile sahalarda yer alamayacağı öngörülüyor.

Maçın kaybedilmesinin ardından Konyaspor teknik direktörü Ziya Doğan’ın verdiği demeçte yer alan görüşleri ise hayli ilginçti:

Ben Türk antrenörlerinin çok başarılı olmasını her platformda gündeme getiriyorum ve başarılı olduğunu kabul ediyorum. Ancak şartların eşit olmadığı Türkiye liginde bir de ufak tefek kurnazlıklara kaçmamak lazım. Aykut Kocaman bir basın toplantısında 'Konyaspor sert oynuyor, maç sert geçecek' dedi. Bu yanlış kullanılabilir. Bir gazete bunu 'Fenerbahçe tekmeden korkuyor' diye yazdı. İşte bunlara çok dikkat etmek lazım. Şark kurnazlığı yapmayalım. Ben Aykut hocanın çok başarılı olmasını fazlasıyla istiyorum. Ama hem imkanların çok iyi olacak, hem 6-8 milyon avroluk bir takıma karşı oynayacaksın hem de böyle Şark kurnazlığıyla avantaj sağlamaya çalışacaksın. Bu yakışmaz. Bu bizi biraz gerdi.

Maç boyunca tribünlerin kötü tezahüratları ve yakışıksız sataşmaları nedeniyle rahatsızlığını dile getiren takım kaptanı Emre Belözoğlu açıklamasında şu ifadeleri kullanıyordu:

Konyalı taraftarlara şunu söylemek istiyorum, Konya büyük bir insana ev sahipliği yapmış şehir. Hiç kimsenin annesi küfürü hak etmediği gibi bizim annelerimiz de hak etmiyor. Mevlana’nın şehrinde bunun olmasına futbolcular olarak çok hayıflandık .

Düştükleri durumdan hoşnut olmadığı belli olan Konyaspor’un maç sonrası yaptığı açıklama ise şu şekildeydi:

Sahamızda oynadığımız ve misafir etmeye çalıştığımız Fenerbahçeli futbolculara maçın oynandığı esnada yapılan çok ağır hakaret ve küfürleri kabul etmek insanlık onuru taşıyan hiç kimsenin harcı değildir. Üstelik küfür edilen oyunculardan bazılarının milli futbolcular olması, kutsal dediğimiz milli formayı taşıyor olması, hatta milli takımımızın kaptanı olan Emre'ye annesi üzerinden yapılan küfürleri kabul etmek asla mümkün değildir. Maçta ağır, haksız, galiz küfürleri eden insanların kendi annelerinin ellerini öperken yapmış oldukları küfürleri hatırlarına getirmelerini istiyor, kendilerini vicdana davet ediyoruz.

Maç öncesi Aykut Kocaman’ın basit bir tespitini hakemleri etkileme çabası olarak değerlendiren…

Maçta her ne hikmetse(!) ters yönde etkilenmiş bir hakem sayesinde; verilmeyen penaltılar, çıkmayan kartlar ve milli takımın gelecek vadeden bir oyuncusunun 3 ay sahalardan uzak kalmasına neden olacak sertlikte oynamaktan çekinmeyen…

Üstüne üstlük bir de maç sonrası teknik direktörünün yaptığı açıklama ile Aykut Kocaman’ın şark kurnazlığı yaptığı seviyesizliğini sergileyen bir takımın sorumluları tarafından yapılan özür açıklaması bu kadar basit ve tatmin etmeyecek düzeyde mi olmalıydı?

Maç öncesi yaptığınız açıklamalarla taraftarlarınızı Fenerbahçe’ye karşı kışkırttıktan ve bunun sonucunda maç boyunca aşağılıkça Fenerbahçe’ye saldırmalarına çanak tuttuktan sonra laf ola dilediğiniz özür sorunları çözdü mü?

Özer Hurmacı’nın 3 ay gibi uzun bir süre futboldan uzak kalmasının hesabını bizler hangi şark kurnazlarına sormalıyız?

Neticede Özer Hurmacı sizin gibi şark kurnazlarına feda edilmiş midir?


http://twitter.com/hhosca

4 Ekim 2010 Pazartesi

KOTANIZ % KAÇ?

Tarih : 18 Eylül 2010 Cumartesi
Yer : İzmir Atatürk Stadı
Maç : Bucaspor-Galatasaray

Süper Lig’e yeni çıkan Bucaspor’un ev sahibi olduğu maçta tribünlerde 40bin civarı seyirci ile maç oynanıyor. Tahmin edileceği üzere tribünlerin ağırlıklı haliyle Galatasaray taraftarlarınca doldurulduğu aşikar. Bucaspor adeta deplasmana gelmiş gibi…

Maçı aktaranların stadın neredeyse dolmak üzere olduğunu belirttiği maçta yetkili isimlerce 28bin biletli seyircinin yanında yaklaşık 12bin biletsiz/kaçak seyircinin tribünlerde yerini aldığı ifade ediliyor.

Kısacası; deplasman takım taraftarına yönelik %5 kota sınırlaması yok. Bunu aklına getiren de…

*          *          *          *          *

Tarih : 27 Eylül 2010 Pazartesi
Yer : Ali Sami Yen Stadı
Maç : Kasımpaşa-Fenerbahçe

Ev sahibi Kasımpaşaspor kendi stadyumunda yenileme çalışmaları olduğu için bu maçın İnönü Stadı’nda oynamak istemiş ve TFF maçın bu stadyumda oynanacağını açıklamıştı. Fakat, İnönü Stadı’nın zemininin bozuk olması ve düzeltme/yenileme çalışmaları yapılacağı için Kasımpaşa-Fenerbahçe maçı Ali Sami Yen Stadı’na alındı.

Başlangıçta eski açık tribün olarak bilinen tribünün Fenerbahçe taraftarına ayrıldığı açıklanarak bilet satışına başlandı. Diğer tribünlerden de Fenerbahçe taraftarının bilet almasında bir engel bulunmuyordu. Ev sahibi takım olan Kasımpaşa’nın bu duruma itirazı da yoktu.

Ancak, kullanım hakkı sahibi olan Galatasaray Spor Kulübü yöneticisi Mehmet Helvacı’nın sorulan bir soru üzerine verdiği demeçte şu sözler kamuoyuna ve ilgililere(!) aktarılıyordu: “Bu konuda tartışılacak bir şey yok. Fenerbahçe buraya misafir takım olarak geliyor. Misafir takımın seyircisine bu statta neresi ayrılıyorsa, yine aynı şey olacak. Kasımpaşa maçı olması bir şeyi değiştirmiyor

Bu açıklamanın ardından TFF misafir takım biletlerinin ayrılan %5’lik kontenjan oranında satılmasını ve belirlenen misafir takım taraftarı tribününde yer almalarını Kasımpaşa’ya tebliğ ediyordu.

İstemese de bunu uygulamak durumunda kalan Kasımpaşa Kulübü, maçın az sayıda taraftarca izlenmesi neticesi ile karşılaşıyordu. Bu maç için stadyuma giden biletli taraftarlar her tribüne sadece bir turnikeden giriş yapılması nedeniyle büyük eziyet çekiyor ve irili-ufaklı tartışma ve olayların içinde kalıyorlardı.

Bilet kısıtlaması yapılmaması halinde stadyumu büyük oranda doldurması beklenen Fenerbahçe taraftarının önüne bir set çekilmiş oluyordu. Kullanım hakkına sahip ama o maçta ev sahibi olmayan bir kulübün yöneticisinin talebi ile TFF tarafından kısıtlamaya gitmeye zorlanan Kasımpaşa tarafından istem dışı yapılan bu uygulama sporseverlerce tepkiyle karşılansa da yapılacak bi’şey kalmıyordu.

*          *          *          *          *

Tarih : 3 Ekim 2010 Pazar
Yer : Ali Sami Yen Stadı
Maç : İstanbul B.Belediye-Bursaspor

Maçlarını Olimpiyat Stadı’nda oynayan İstanbul B.B. stat zemininin iyileştirme çalışmaları nedeniyle Bursaspor maçını Ali Sami Yen Stadı’ndaki ev sahipliğinde oynadı.

Bu maç için kullanım hakkı sahibi Galatasaray tarafından herhangi bir kısıtlama talebi yapılmamış olmalı ki; Bursaspor taraftarı yaklaşık 8bin kişi ile hem yeni açık tabir edilen kale arkası tribününde hem de kapalı tribünde kalabalık oranda yerini almıştı.

Ev sahibi takım olan İstanbul B.B.’nin adeta deplasmanda oynadığı bu maç için bir kısıtlamaya gidilmemesi manidardı.

*          *          *          *          *

Yukarıda TFF ve ev sahibi kulüpler tarafından değişik kulüplere uygulanan değişik yaptırımları gözler önüne sermeye çalıştım.

Futbolu eşit, adalet duygusu ön planda ve her kulübe aynı uzaklıkta yönetmesi gereken Türkiye Futbol Federasyonu’na oluşan manzara sonucu yüzde kaçlık kotaya sahip olduklarını sormak istiyorum?

Fenerbahçe taraftarını çeşitli saçmalıklarla belli kotaların içine sığdırarak kendilerini tatmin ettiklerini düşünen bütün zavallılar için de aynı soru geçerlidir!

Bu çarpıklığı kamuoyunun takdirine sunamayan Kaliteli(!) Türk Medyası da sorunun muhatabı kabul edilmelidir.


http://twitter.com/hhosca

27 Eylül 2010 Pazartesi

BİLİNÇALTINIZI DİDİKLETMEYİN!!!

Taraf olmak; siyasette de sporda da dini inançta da aşırı uçlarda ve fanatik körlükle tutkuya kapılmak anlamını mı taşır?..

İşin siyaset ve dini inanç kısmına bakmayacağım. Zira bu alanlarda iflah olmaz düzenbazların dümen suyuna girmeye meyilli olanların yanar döner halleri nedeniyle umudum yok denecek safhada.

Ancak, sporun kitlelere sunuluşu ve yeni moda bilinçaltı çalışmaları için birkaç sözüm olacak naçizane…

Bu ülkede asırlık çınar olarak bilinen ve başka şehirlerde yaşayanlarca da mutlaka sempati duyulan üç büyük dediğimiz güzide kulüplerimiz var. Alfabetik sıraya göre; Beşiktaş (Bereket Jimnastik Kulübü), Fenerbahçe ve Galatasaray…

Türk futbolunun lokomotifi olan, büyük kitleleri peşinden koşturan ve milyarlarca Türk Lira’sını çekip çevirerek, dünya sahnesinde kendisine yer edinmeye çabalayan spor kulüpleri.

Bünyelerinde icra ettikleri dallar arasında futbol ana branş olarak rağbet görse de her birinin Türk Sporu için önemli katkılarda bulunduğu ve amatör olarak adlandırılan spor dallarında da faaliyet gösterdiğini biliyoruz.

Bütününe baktığımızda başarı olarak, sporumuza katkı olarak Fenerbahçe’nin öne çıktığını, oysa ki futbol ele alındığında bunun böyle sayılmadığını görebiliriz.

Sporun doğal getirisi olarak herhangi bir branşta birinin diğerinin önüne geçmesi, başarı oranlarının zaman içinde değişiklik göstermesi ve bunun uğruna ezeli bir rekabet içinde olmaları biz taraftarları için heyecan verici ve her zaman rekabetin çekici unsuru olmuştur.

Spor alanlarında, pistlerde, sahalarda ve salonlarda yaşanan bu rekabetin son zamanların modası olarak artık ekranlarda da karşımıza çıktığını sıklıkla görebiliyoruz.

Dizi filmlerde baş karakterlerin tuttukları takımlarla ilgili kareleri ve bunlar üzerine yazılan senaryo çalışmaları aslında uzun yıllardır kullanılan bir yöntem. Son zamanlarda fazlaca karşılaştığımız bu yöntemin sahalardaki rekabeti ekranlara da taşıması ilk bakıldığında çok da rahatsız edici görülmeyebilir. Kulüpler bazında ve sadece camiaları kucaklayan haliyle bu doğal kabul edilebilir.

Fakat, yine son zamanlarda özellikle bir güruhun bu tür filmlerde ön plana taşınma çabası rahatsız edici boyuta ulaşmıştır.

Her kulübün önde gelen taraftar grupları olduğu bilinir. Ancak bunlar ait oldukları camialarının önüne çıkartıldıklarında sorun var demektir. Her birinin kendi özelinde takımlarını desteklemek adına yaptıkları önemli işler varsa da ve bu özellikleri sayesinde nam salmış olsalar da; yine her birinin içlerinde barındırdıkları yanlış kişiler ve anlayışlar nedeniyle topluma örnek model olarak sunulmasında büyük sakıncalar hasıl olmaktadır.

Son dönemlerde dizilerde, belki sempatizanı olan oyuncu, yapımcı ve yönetmenlerinin de etkisi ile aşırı derecede bir ÇARŞI GRUBU propagandası izleyenlere pompalanmaktadır. Bu kah açıkça sözlü ve görsel öğelerle dillendirilmekte ve gösterilmekte, kah da dizilerin jeneriklerinde gizli biçimde (Çarşı’nın “A”sı kullanılarak) bir bilinçaltı oluşturulmaktadır.

Beşiktaş bu ülkenin güzide kulüplerinden biridir. Normal olarak dizi filmlerde hayatın kesitleri sunulurken karakterlerin bu kulübe sempatisi yansıtılabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Çünkü her bir yapımda değişik takımlarımızın ön plana çıkarıldığı örnekler mevcuttur. İzlediğimizde her ne kadar hoşnut olmasak da bu gibi durumlar yapımın yansıttığı kesitlerin ve bu kesitlerde rol alan karakterlerin bir özelliği olarak kabul edilip hoş görülebilir.

Lakin bir taraftar grubunun mensubu olduğu camiasının üzerinde konumlanacak bir sunumla insanlara dikte ettirilmesi rahatsızlık verici ve kabul edilemez bir manzara oluşturmaktadır.

Eğer bu Fenerbahçe’nin Genç Fenerbahçeliler’i için, Galatasaray’ın Ultraslan’ı için de yapılırsa aynı görüşleri paylaşacağımı belirteyim.

Hatta;
Milli Marş dinlemekten ve saygı göstermekten aciz…

Saygı duruşunun anlamını dahi bilmeyen…

Maça giderken üzerinde başka takım forması taşıyan üç yaşındaki çocuğa annesinin çaresizliği eşliğinde formasını çıkarttıracak kadar gözü dönmüş olan…

Çektikleri kokulu ve kokusuz maddelerle uyuşup, ne yaptıklarını bilmeyen durumda, daimi olarak kendi aralarında ölesiye kavga eden…

Tutturdukları duruşlarını(!) günden güne rüzgara göre değiştirerek, adeta rüzgar gülü haline dönüşen…

Ezeli rakibinin karşısına çıkan Yunan bile olsa desteklemekten çekinmeyip, işi PKK bayraklarını bu insanlara vererek tribünlerden tahrik etmelerine çanak tutanlar kadar insanlıktan çıkmamış olmalarına rağmen…

Diğer kulüp taraftar gruplarının da ön plana çıkartılmasına ve izleyenlerin bilinçaltlarına işlenmelerine aynı derecede karşı çıkarım.

Bunu bilinçli ve planlı olarak yaptıkları alenen belli olan dizi yapımcıları, senaristleri, oyuncuları ve TV.lere bir uyarıda bulunmak gerektiği açıktır.

Radyo Televizyon Üst Kurulu bu konuda üstüne düşeni yapmak üzere görevini yerine getirmeli ve ilgilileri uyarmalı; bu bilinçaltı zehirlemelerine engel olmalıdır.

Aksi halde, oluşturulacak bir kamuoyu ile bunu yapanların bilinçaltının didiklenmesi kaçınılmaz olacaktır.

http://twitter.com/hhosca

29 Temmuz 2010 Perşembe

BERBAT EDİLEN ÇUVALLARCA İNCİR

Kabus gibi bir maçı geride bıraktık. Yanımızda olduğuna çokça şahit olmadığımız şansımız tur için avantajlı bir skor elde etmemizde ana faktördü. Bu tür şanslı haller alışık olmadığımız durumlar. Haliyle bünye bir yere kadar kaldırabiliyor. Umarım bundan sonra böylesine büyük ölçüde şansa ihtiyacımız olmaz.

Maç içinde kısa zamanlarda da olsa çok güzel sinyaller görmedik diyemeyiz. Mesela, gollerimiz çok estetik ve organize ataklar sonucu geldi. Hücum anlamında takımın daha da iyiye gideceği şüphesiz.

Fakat, savunma yönümüz ve yardımlaşmayla ilgili sorunlar endişe verici düzeyde. Bunları, eksiklerimiz takıma katıldığında belki gidereceğiz. Ama sezon boyu onlarca maç içinde sakatlığı var, cezalısı var. Kenarda bekleyen oyuncularımızın da en az aslar kadar hazır ve formda olması gerekiyor. Aksi halde çok üzüleceğimiz maçlar olabilir.

Bana göre bu sezon yeni bir yapılanma ve sistem aşılanması üzerine geçmeli/geçecek. Fenerbahçe'ye uygun bir sistemi olan, buna uygun genç, dinamik; oyunun hücum yönünü devamlı halde sahaya yansıtan, takım halinde yardımlaşmalı savunma ve pres özelliği olan oyunculardan kurulu bir takım...

Eksikleri zaman içinde giderebilmek, oturtulmak istenen oyunu bizlere sunabilmek için duyulan ihtiyaç bence zaman. Fakat, bu taraftarın ve camianın buna tahammülü var mi?.. Burası büyük şüphe götürür. Acı örneklerini canlı yaşıyor, yasamaya da devam ediyoruz.

Zayıflatıldığı, istikrarsızlık ve beceriksizlikler yüzünden takım olamadığı düşünülen kadromuz, geç de olsa günü kurtarmayı düşünmeyen ehil kişiler elinde. Son yıllarda yanlış hamlelerle yasatılanlardan ders alınarak, bu ehil kişilerin talepleri yerine getirilir ve kendilerine bahsettiğimiz zaman tanınırsa, başarmamak için sebep göremiyorum.

Bir taraftar olarak bu zamanı şahsen tanıyorum. Ve bu süreçte her zaman olduğu gibi inanmaktan vaz geçmeden, "Hep Destek Tam Destek" felsefeme uygun yerimdeyim. Bu bilince sahip tüm taraftarlarımızdan da beklentim bu yöndedir.

Elbette başkanımız ve Yönetim Kurulu'muzdan, futbol dalında da gerçek anlamda sağlam durmaları beklentisi ile birlikte...

Berbat edilen çuvallarca incire yenilerinin eklenmemesi temennimdir.


http://twitter.com/hhosca


 

8 Temmuz 2010 Perşembe


KENDİMİZİ SINAMA ŞANSI 

2010-2011 sezonunda Avrupa yolculuğuna çıkacağımız Euroleague grup kuraları çekildi.

C Grubu'nda; Regal FC Barcelona, Montepaschi Siena, Lietuvos Rytaş, KK Cibona Zagreb, Cholet Basket takımları ile eşleştik.

Regal FC Barcelona, geçen senenin Euroleague şampiyonu.
Montepaschi Siena, İtalya Ligi şampiyonu.
Lietuvos Rytaş, Litvanya Ligi şampiyonu.
KK Cibona Zagreb, Hırvatistan Ligi şampiyonu.
Cholet Basket, Fransa Ligi şampiyonu.

Her biri bizim gibi kendi ülkesinin şampiyonu olan takımların bulunduğu oldukça zorlu bir grupta yer alıyoruz. Bir tek Barcelona kendi ligini finalde kaybedip ikinci bitirmiş olsa da onlar da avrupa şampiyonlar ligi şampiyonluğu unvanına sahipler.

Geçen yılı iyi takip eden ve hatırlayanlar görecekler ki; bu sene de grubumuz iki takım dışında aynı takımlardan oluşuyor.

2009-2010  /  2010-2011
Barcelona     /  Barcelona
M.Siena       /  M.Siena
Fenerbahçe  /  Fenerbahçe
Cibona         /  Cibona
Zalgırış        /  L.Rytaş
Asvel           /  Cholet

Bir anlamda geçtiğimiz yıldan bu yana ne gibi gelişimler içinde olduğumuzun göstergesi olacak bir sınav bizi bekliyor.

Geçen sene, Avrupa maçlarında hem takım olarak çeşitli aksiliklerin ve takım olamama, maçlarda gerçek performansları sergileyememe ve kenar yönetimin de bariz hataları nedenleriyle; ama bunlardan daha çok biz taraftarların takımı adeta terk edişimiz ve neredeyse ceza almamıza neden olacak derecede boş salonlara mahkûm etmemizden ötürü, dramatik bir son maçla gruptan çıkmayı başaramamıştık.

Yeni sezona ise köklü değişikliklerin yanında önemli kadro sirkülâsyonu ve takviyelerle giriyoruz. Henüz son şeklini almasa da kadromuzun Avrupa için çok dirençli ve iyi denebilecek seviyeye geldiğini söylemek yanlış olmaz. Grup kuralarının sonrasında muhtemel yeni takviyelerle daha iyi duruma geleceğimizi düşünüyorum.

Rakiplerimizi değerlendirmek için de henüz erken. Kadrolarında değişim yaşayan rakiplerimizle ilgili net fikre maçlar başlamadan önceki son hallerini gördüğümüzde varabiliriz. Ancak, her ne değişim içinde olurlarsa olsunlar her biri Avrupa’da söz sahibi ve güçlü ekollerin takımları. Hepsi ayrı bir dev olan rakiplerimizle gerçekten zorlu maçlara çıkacağımızı söyleyebiliriz.

Bu gruptan çıkmak için kendi sahamızda oynayacağımız tüm maçları mutlaka kazanmak ve geçtiğimiz yıl yaptığımız hataları tekrar etmemek zorundayız.

Yeni oluşturulan yapılanmanın pozitif yöndeki katkısı ve güçlendirildiğini düşündüğüm kadromuza taraftarın da gereken desteği vermesi ile gruptan en kötü üçüncü, ama benim başarabileceğimizi umduğum tahminimle ikinci olarak çıkacağımıza inanıyorum.

Hepimize hayırlı olması dileklerimle...


http://twitter.com/hhosca


1 Temmuz 2010 Perşembe


BU BİR RÜYA OLMASIN 

Kulübümüz bünyesinde faaliyet gösterilen tüm branşlarda güzel gelişmeler yaşadık, yaşamaya devam ediyoruz.

Geçtiğimiz sezon bir tek futbolda üzüldüğümüz kulübümüzdeki olumlu ve sevindirici gelişmeler, süreç içerisindeki benimsemediğimiz hatalara rağmen işlerin yoluna girdiği izlenimi uyandırıyor.

Amatör branşlarımızdaki başarılar irili ufaklı sürüyor. Yeni dönem yarışmalarında daha iyi netice almak için var güçleri ile çalıştıklarını gözlemliyor ve onlara güveniyoruz.

Ülkemizde spor dalı olarak önde sayılan dallardan voleybol ve basketbolda kulübümüz bünyesindeki gelişmeler ve ulusal başarının yanında artık uluslararası başarının da hedeflenmesi ile gerçekleştirilen yapılanmalar memnun edici düzeyi çoktan geçti.

En son erkek voleybol takımımızın, yani filenin efendilerinin forma sponsoru desteği ile ( Sn.Abdullah Kiğili'ya teşekkür ederiz) yeni bir dünya yıldızını kadrosuna katması ve önceki transferlerle yeni yapılacak takviyeler sayesinde her sene daha da üzerine koyarak yürüdüğümüzün çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Sarı Melekler, basketbolda yaşanan olumlu ve rakiplere korku salan değişim ve yapılanmalar, artık ülke sınırlarını aşan bir meydan okumanın dünya kamuoyu tarafından da fark edilmesi... vs. gelişmeleri yinelemeye gerek dahi duymuyorum. :)

Tüm bunların yanında amiral gemisi kabul ettiğimiz futbol şubemizdeki gelişmeler de bazılarımızı şüpheci yaklaşımla bakmaya yöneltse de sevindirici düzeyde oldu.

Geçtiğimiz sezonun başında Sportif Direktör olarak göreve başlayan Sn.Aykut Kocaman'ın, önündeki üç yıllık süreç sonunda tüm yetkileri eline almış ve futbolun tek yetkilisi olarak kulübümüzdeki bir ilki gerçekleştirmesi bekleniyordu.  Bir sezonluk mesaisi boyunca futbol takımımızda yaşananlar ve gerçek anlamda gelişen süreç içerisinde teknik direktörlük görevi yapan Sn.Daum'la yolların ayrılması ile neticelenince, üç yıl sonunda geleceği mevkiye bir sezon sonra getirilmiş oldu.

Kulübümüzün başkanı Sn.Aziz Yıldırım bildiğimiz, izlediğimiz bu süreç içerisinde 12 yılı aşan tecrübelerine rağmen Sn.Daum'u büyük tavizler vererek, belki de sporun ruhuna aykırı bir garanti başarı elde edileceği güvenine sığınıp üç yıllık anlaşarak ve bu anlaşmayı henüz ilk sene sonunda bozarak hatalı kabul edilse de Sn.Aykut Kocaman'a yeni görevi için attırdığı imza esnasında verdiği mesajlarda yüreklere su serpiyordu.

Futbolun kulübümüz bünyesindeki 12 yıllık Aziz Yıldırım dönemine bakıldığında beyan edilen sözler "acaba?" dedirtse de; futbolculuk dönemi ve sonrasındaki teknik direktörlük hayatı boyunca birkaç hatası dışında kendine has özellikleri ve kişiliği ile başarılı olması halinde hepimizin özlemini çektiği düzeni oturtacak kapasiteye sahip olduğu düşünülen Sn.Aykut Kocaman'a bir şans verilmesi gerektiği açıktır.

Başkanın gerçekten tüm yetkiyi tam olarak Sportif Direktörümüz ve Teknik Sorumlumuz Sn.Aykut Kocaman'a bırakıp bırakmadığını sezon boyunca hep birlikte yaşayarak gözlemleyeceğiz.

Tüm kalbimle ifade ediyorum ki; beklenenden daha kısa sürede yeni yapıyı oturtması ve başarılar elde edecek sistemi takımımıza ve kulübümüze kazandırması en büyük dileğimdir.

Camia olarak aklımızdaki soru işaretlerini saklı tutarak, ama sonuna kadar kendisine sahip çıkıp destek vererek, belki de tarihimiz boyunca yaşanan bir ilki başarabilmenin yolunu açmaya mecburuz.

Yaşadıklarımızın bir rüyadan ibaret olmadığını, ete kemiğe bürünmüş gerçekler olduğunu görebilmek için, Fenerbahçe Taraftarları'na düşen görevin bilincinde olalım.

Fenerbahçe Spor Kulübü bünyesinde yaşanan tüm yeniliklerin kulübümüze, biz taraftarlara ve Türk Sporu'na hayırlı olmasını diliyorum.


http://twitter.com/hhosca


10 Mayıs 2010 Pazartesi

DOSTÇA REKABET

Spor alanında yıllardır gösterdiğimiz çaba ile zamane Türkiye’si için ütopya olarak addedilen “spor alanlarında adil bir ortamda, barış içinde ve dostça mücadele” anlayışının neferleridir Fenerbahçeliler.

Rekabetin sahalarda, salonlarda oyun alanlarında çifte standarttan uzak, adilane bir anlayış için güçlerin karşılaşması olarak görme arzumuz ve bu arzumuzu gerçeğe dönüştürme çabamız yadsınamaz.

Başka renklere gönül verenler gerçekleri örtme pahasına bunun aksini savunsa da genel itibarı ile bu hep böyle olmuştur. Elbette her camianın içerisinde yer edinmiş sporun ahlakına ters insanlar bizim de bünyemizde mevcut olmakla birlikte oranları birbiri ile karşılaştırılamayacak derecede terstir.

100 yılı aşkın süredir varlığını devam ettiren büyük camiaların birbirleri ile yarışlarına baktığımızda Fenerbahçe her zaman tek başına bırakılırken ve bundan hiçbir şekilde yüksünmezken, diğerlerinin yarışın içinde Fenerbahçe’ye karşı güçlü olanın yanında çekinmeden ve sıkılmadan yer aldığını görmüşüzdür ve hala artarak görmeye devam ediyoruz.

Büyüklük lafla dile getirilerek elde edilen, tasdik edilen bir olgu değildir. Bunu belli eden bazı emareler vardır. Ki Fenerbahçe’nin birebir yaşadıkları da bu emarelerdir.

Rakipleri belki bilerek, belki de farkında olmadan Fenerbahçe’nin ne kadar büyük bir kulüp, ne derece büyük ve güçlü bir camia olduğunu oluşturdukları karşı ittifaklarla kanıtlamaktadırlar.

İnsanın doğasında başarıdan yana taraf olmak vardır ve doğal karşılanabilir. Ancak, bir mücadele içindeki taraflardan birine karşı olmak için, zafere ulaşmasına engel teşkil etmek ve bunu dilemek için bürünülen ruh halini anlamak ve kabul etmek mümkün değil.

Tuttuğu takımın renklerine gönül vermiş, adeta hayatının bir parçası yapmış taraftarların kendisine en büyük rakip gördüğünün başarısızlığını istemesi dürtüsü ile başka renklere bürünmesi, birlikte koalisyonlar kurması, bunu tek tip forma yapacak boyuta taşıması nasıl bir spor ahlakının göstergesidir?

Ve böylesine aşağılayıcı bir duruma düşmeyi, onurunu ayaklar altına alırcasına kendinden geçmeyi aklı başında hangi insan evladı kabul edebilir?

Evet bizler, tribünlerde, sahalarda, spor alanlarında yer alanların birbirine saygı duyarak, spor ahlakına ters hiçbir tavırda bulunmayarak, sadece kendi renklerine yönelik desteği ile ama kora kor bir mücadele içinde olunmasından yanayız.

Bu zaman zaman karşı karşıya olanların birbirine jestlerinin de mümkün olmasında sakıncalı değildir. Fakat işi, kardeşlik sıfatı altında birbirine iltimas ve/veya bir rakibine karşı birleşerek destek vermeye vardırdığında sporun, sporcunun, yönetenlerin ve taraf olanların “zeki, çevik ve ahlaklı” hallerinin kaldığı savunulabilir mi?

Adil bir ortamda dostça mücadeleye evet!.. Ama, renklerinin ne olduğunu karıştıracak derecede kendini kaybetmişliğe hayır!


http://twitter.com/hhosca

2 Mart 2010 Salı


SİNEKLERLE DEĞİL BATAKLIKLA MÜCADELE 

Son zamanlarda uğranılan haksızlıklar, her yıl olduğu gibi bu yıl da aleyhimize yapılan hataların çokluğu ve TFF kurullarında hakkımızda kesilen cezalar üzerine başkanımızın ve yöneticilerimizin basiretsiz oldukları, beceriksizlikleri ve yetersizlikleri dillendiriliyor.

Aziz Yıldırım'ın kendi kulübünün sorunları ile değil de Türk Futbolu'nun meseleleri ile daha fazla ilgilendiğinden dem vuruluyor.

Bir maç sonrası istifa ettiği halde yeniden Kulüpler Birliği Vakfı başkanlığına seçilmesini KAYPAKLIK olarak değerlendirenler bile var.

Evet, taraftarın yüreğindeki yangını söndürecek, yaşanan haksızlıkları bıçak gibi kesecek icraatlar göremeyebiliriz.

Ve bundan ötürü isyan ederek kızgınlıkla tepki de verebiliriz.

Ama aslında kapalı kapılar ardında yapılmak istenenleri göz ardı etmek doğru değil.

Ne yazıktır ki taraftar, bazı kötü niyetlilerin de dolduruşu ile yönetime ve başkana karşı bir tepki içinde... Lakin başta Aziz başkan olmak üzere yönetimin çizdiği tablo aslen bizim özlem duyduğumuz tablodur.

Eksikleri olduğu, bazı zaaflar gösterdikleri kesin ve doğrudur. Buna itirazım olamaz. Fakat zaman içerisinde genel tutumlarında haklı olduklarını hep beraber göreceğiz.

Aziz başkanın yeniden Kulüpler Birliği Vakfı başkanı olmasına kızılıyor. Neden Türk Futbolu'nu Fenerbahçe’mize tercih ettiği tartışılıyor.

Görülemeyen gerçek şudur ki; Aziz Yıldırım Türk Futbolu'nu düzeltmeden Fenerbahçe'yi dünya çapında bir büyüklüğe taşıyamayacağını, mevcut hali ile yerel başarılar dışında bir başarı elde etmenin imkânsıza yakın olduğunu gördüğü için, önce temeli düzeltmek gerektiği inancı ile bu mücadeleyi veriyor.

Düşünsenize; çıtasını, kalitesini, kalibresini yükseltmiş Türk Futbolu ve bünyesindeki takımlar, bizim de büyük hedeflere koşmamızda araç olacaklar. Mücadele daha geniş kitlelere yayılacağı için başarıyı elde etmek gerçek gücü olanlarca mümkün hale gelecek. Yerel kalitenin artması ile dış mecralardaki mücadelelerde zaferlere ulaşmak daha kolaylaşacak. Çünkü, kendi liginin kalitesinin yükselmesi ile Avrupa ve dünya çapındaki takımlarla daha yakın şartlarda savaşacaksın.

Şimdiki hali ile rezalet bir futbol kalitesi ve anlayışında mücadele ettikten sonra, yabancı takımların karşısına çıktığında afallayıp, sinebiliyorsun. Avrupa ve dünya çapında oynanan futbol kalitesine ülkemizde de ulaşıldığında bu sersemlik yaşanmayacağı için, futbolcu, yönetici, hakem ve taraftar kalitesi yükselmiş bir lig sayesinde ülke dışındaki başarılara koşmak da daha fazla mümkün olacak.

Bunu yıllardır süren görevi boyunca tecrübe etmiş olan başkanımız, köklü bir çabanın içine girmişken; ne yapılmak istendiğini fark edemeyenler haksızca önüne taş koymaya kalkıyorlar.

Kulüpler Birliği Vakfı başkanı olduktan sonra yaşanan değişimleri gözünüzün önüne getirin lütfen. Dışında olduğumuz zamanlar kulüplerin bize bakışı, yaklaşımı ve verdikleri anti mücadeleler ortadayken; şimdi Aziz Yıldırım ekseninde topluca ortak mücadeleye girmeleri, geleceğe yönelik düşünceleri ve yaptıkları ile önemli bir insan olduğunu anlayıp, etrafında birleşmeleri, yayın ihalesi zaferi, hakemler hakkındaki düşüncelerinde haklı görülmesi... vs.

Hakem meselesi de bununla paraleldir. Kulüpler Birliği Vakfı başkanı olduğu sürece salt kulüp başkanı olarak veremediği ölçüde hakemlere karşı daha etkili bir mücadele ortaya koyacağına inandığını düşünüyorum. Yayın ihalesi öncesi, süreci ve sonrası verdiği demeçlerde mevcut hakemlerin yetersiz olduğunu söylemesi, bunun çözümünün gerekirse yabancı hakem getirmekten geçtiğini ifade etmesi ve birçok kulübün de bu düşüncelerine destek vermesi...

İnanın şu anda hakemlerin bize karşı negatif olmalarının sebebi birinci derecede bu söylemlerdir. Belki Fenerbahçe’miz için kötü bir sonuç doğurmuştur. Ancak, söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu göstermek adına yaşadıklarımız çarpıcı örneklerdir.

Ama er, ama geç Aziz Yıldırım'ın söylediğine geleceklerini görmeye başlamışlardır.

Bu nedenle sineklerle değil, bataklıkla mücadele edildiğini görerek, bizim de taraftarlar olarak yapabileceklerimizi tespit edip, uygulamaya koyma mecburiyetimiz vardır.

Bu türden bir mücadele verilirken ne başkanımızın, ne de yöneticilerimizin, ikinci başkanımız Nihat Özdemir'in verdiği demeçten başka tür bir çıkış yapması, alenen başka bir yaptırımda bulunmaya çalışması mümkün değildir. Gizli saklı, geri planda zaten bir çalışma içinde olduklarına inanıyorum.

Biz taraftarlar, bilinçli, etkili ve medeni ölçülerde eylemler planlayarak başkanımızın ve yöneticilerimizin işini kolaylaştırabiliriz.

Kafa yormamız gereken, bunu nasıl ve ne yöntemle yapmamız gerektiği üzerinedir.


http://twitter.com/hhosca


27 Şubat 2010 Cumartesi


ÖNCE ÇEKİRDEKTEN, 
SIRA DIŞLIKLARA DA GELECEK!

Zaman zaman çok yakın dostlarımızın da aralarında bulunduğu bir kesim, eleştiri hakkı adı altında SAYGISIZLIK edenlere -dikkat edin, eleştirenlere demiyorum SAYGISIZLIK edenlere- tepki verildiğinde "kimse insanlara taraftarlık dersi vermesin, bırakın herkes taraftarlığını bildiği gibi yaşasın" özetinde isyan etti, ediyor, belki de edecek.

Hayır, yanlış!..

Herkes taraftarlığını bildiği gibi değil, olması gerektiği gibi yaşayacak. Öğrenmesi için gerekiyorsa bulunduğumuz her ortamda ders de verilecek.

Burada atlanan bir gerçeği hatırlatmak gerektiği çok açık.

Futbol bir spor dalı. Fenerbahçe Spor Kulübü bünyesinde icra edilen 9 daldan bir tanesi.

Sporda her türlü sonucun ve bu sonuçlara neden olan etkenlerin olabileceği gerçeğini bilmek...
Verilen mücadelelerin bitiminde elde edilen sonuçları olağan kabul edip hazmetmeyi başarmak...
Yenene de yenilene de gösterdikleri performans için saygı duymak...
Ve en sonunda destek verdiğin takımı, oyuncuları, kenar yönetimi alkışlamak bu işin özünde olan, olması gereken, adeta bir kültürün parçası olarak kabul edilmesi beklenendir.

Kendini taraftar olarak görenler, öncelikle bu gerçekleri özümsemek, iyice kavramak ve benliklerine sindirmek durumundadırlar.

Bunu başaramayıp ortalıkta taraftarım diye gezinenler, kendilerine taraftarlık dersi verildiğinde itiraz etme hakkına sahip değildir.

Kendisini sporun ana fikrini özümsemiş, kültürünü almış ve taraftarlık bilincine sahip görenlerin, "çakma taraftar" sıfatında gezinenlere ders vermesi kadar doğal bir süreç de olamaz.

Siz istediğiniz kadar "buna hakkınız da yok, haddiniz de değil" diyerek karşı çıkın. Tam olanın eksik olana hatasını, yanlışını gösterip doğru olanı anlatması, iki kere ikinin dört etmesi kadar değişmez bir gerçektir.

Spor kültürü oluşmuş, barındırdığı temel gerçekleri bilincine işlemiş ve tuttuğu takımına verdiği desteğini bunların üzerine inşa etmiş insanlar benim açımdan gerçek taraftarlardır.

Gerçek taraftarlar, üzüntülerini de sevinçlerini de sporun ruhuna aykırı kaçmayacak ölçülerde yaşamasını bilir.

Gerçek taraftarlar, tribünlerde ortamın izin verdiği ölçülerde takımına nasıl destek vereceğini bilir.

Gerçek taraftar, rakibe ve yanlı/adaletsiz/çifte standart dolu kararlar veren hakeme baskı kurmanın önemini ve bunu nasıl uygulayacağını da bilerek hareket eder.

Gerçek taraftar, sahada mücadele ederken gününde olmayan, hata yapan, inanılmaz golleri kaçıran veya olmayacak golleri yiyen, performansı düşük olan futbolcusunu sanki diğer maçlarda aynı oyuncular olmayacakmış, oynanan son maçıymış gibi tribünden cezalandırmaya kalkmaz.

Gerçek taraftar, gününde olmadığı için sendeleyen, yeteneği sınırlı olduğu için bekleneni veremeyen, kendisini memnun edemeyen oyuncusuna her zaman moral vermekle, daha iyi olması için teşvik etmekle, kendini toparlamasına yardımcı olmakla yükümlüdür.

Gerçek taraftar, milyonların izlediği bir ortamda futbolcusunu satmaz. Takım içinde sorun oluşturacak pozisyonlara sokmaz. Ellerini ovuşturarak tökezlemelerini bekleyenlere yem etmez.

Gerçek taraftar, tribünde yapmaması gerekenleri kitlelerin takip ettiği platformlarda da yapmaz. Eleştiri hakkını sonuna kadar kullanır, ancak bunu yaparken hakaret etmez, aşağılamaz.

Gerçek taraftar, kendisini ne kadar bilgi sahibi görse de takımı yöneten, taktiği veren, kadroları kuran, oyun içinde kendince müdahaleleri yapan, değişiklikleri yönlendiren ehil kişilerin işine karışmaz.

Yine bu kişilerin kendince hatalı olduğunu düşündüğü noktalarını sonuna kadar eleştirir, beklentilerini dile getirir, ama ders vermeye kalkmaz, hakir görmez, lanet okumaz.

Gerçek taraftar, evladını eleştirme hakkına haiz olsa da dışarıya karşı ezdirmediği gibi, gönlünü verdiği, tutkunu olduğu takımının oyuncusuna da hakaret edilmesine razı gelmez.

Gerçek taraftar, önce taraftarlığını bilir ve buna uygun hareket etmeye çalışarak görevini yerine getirir, sonra da bir taraftar gözüyle gördüklerini doğrusuyla yanlışıyla muhatapları ile üslubunca, yoluyla yordamıyla paylaşır.

Gerçek taraftar, taraftarlarla ilgili uygulamalarda eksik, hatalı, kötü gördüğü unsurları yine üslubunca dile getirir; düzeltilmesi, yeniden ele alınması, beklenildiği şekle sokulması için çözüm önerileri ile birlikte taleplerini yerine ulaştırır.

Kısacası, gerçek taraftar haddini bilir!

Buraya kadar yazdıklarımın arasında tuttuğu takıma olan sevdasından ötürü insanları yargılama, yerme, hakir görme, eksik olarak nitelendirme yapmadığımı umarım fark etmişsinizdir.

Çünkü kimsenin takımına duyduğu sevdası ile ilgili muhasebe yapmak haddim değil. Bunların ayrı değerlendirmeler olduğunu ve karıştırılmaması gerektiğini anlayarak yazının devamını okumanızı tavsiye ederim.

Bize taraftarlık dersi verilecek yerleri işaretleyenler iyi bilmelidir ki; ders önce çekirdekten verilmeye başlanır.
Bulunduğumuz platformda, yani çekirdek kabul ettiğimiz bir taraftar derneği e-posta listesinde derse ihtiyacı olanlar varken, kendisini ayrı yerlerde görenlere (dışlıklara) ders vermenin yararı olmaz, olamaz.

Bu ortamda ve mücadele edilen diğer temel (çekirdek) ortamlarda ders verilecek kimse kalmadığında sözü edilen yerlere de şartları elverenler gidip ders verecektir. Hiç kuşkunuz olmasın.

Buna ömrümüz yeter mi, o günleri görür müyüz, bilmiyorum. Zira, burada ve kitlenin nüvesi kabul ettiğimiz diğer ortamlarda derse ihtiyacı olan, taraftarlığın ne anlama geldiğini öğrenememiş, ama ne kötüdür ki kendisini olmuş zanneden öylesine ciddi vakalar var ki!

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gerçek taraftarlık tanımlarına uygun olup, kendisini bu tanımların dışında tutmayanlar elbette ki yazdıklarımdan alınmayacak, beni yargılamayacaklardır.

Yanlış anlayanlar için de peşin olarak özrümü dileyeyim.

Böylesine üstten ve tabiri caizse "ukalaca" yazmamın sebebi, aynı yaklaşımla hareket ederek, değer kabul ettiklerimize haksızlık edildiğini anlatmaya çalışırken bizlere ukalalık edildiği içindir.

Bu ve benzer diğer platformlarda bulunduğum sürece, hak eden herkese aynı dersleri vermeye devam edeceğimi de biliniz.

Egolarını törpülemeyi başaramayanların, SAYGI denen olguyu hayatlarının önemli bir yerine oturtamayanların karşılaşacağı tavır her zaman bu olacaktır.

Demokratik ortam, eleştiri özgürlüğü, samimi hislerin paylaşımı demenin SAYGISIZLIK demek olmadığını herkes öyle ya da böyle bilecek.


http://twitter.com/hhosca


26 Şubat 2010 Cuma

TAKTIĞIMIZ GÖZLÜKLER… 

Her birimiz olaylara değişik bakış açıları ile yaklaşıyoruz.

Taşıdığımız hisler bunda önemli rol oynayabiliyor.

Bu hislerden kaynaklanan beklentilerimizi tarttığımızda takmamız gereken gözlükleri de doğru seçmek mümkün olabilir.

Biz tutkunu olduğumuz kulübümüzden (birçoğumuz için futbol takımımızdan) ne beklediğimizi, ne için beklediğimizi açıklıkla ifade edebilecek cesarette miyiz?

Yeri geldiğinde "ne kupa büyüklüğü ne de şampiyonluk, bu başka bir büyüklük adı konamaz" derken, bunu "yenilsen de yensen de taraftarın seninle" ile desteklerken; çoğu zaman sanki bunları dile getirenler değilmişiz gibi skorlara göre tepkilerimizi kontrol edemeyebiliyoruz.

"Yenmek yenilmek önemli değil, sen yeter ki savaş biz canımızı verelim" dediğimiz bir takımın mevcut kadrosunda yer alan "yakışmayan(!)" futbolcuların cansiperane çabaları ile çubuklu formayı terletmesine saygı duymayıp, kıçımızın üzerinden her şeyi doğru yapabilen insanlar gibi atıp tutuyoruz.

Arandığı zaman kusur bulmak, eksik yönlerin üzerine destanlar yazmak, her sendelemede bunları kaşımak, sanki özellikle bir SIKINTI bekleniyor da fırsat değerlendiriliyormuş gibi hep olumsuzluklar üzerine edebiyat yapmak...

Her şeyden şikâyet eden, bardağın hep boş tarafına bakıp dolu tarafın güzelliklerini hiçe sayan, memnuniyet sınırlarının nerede olduğu belirsiz insanlar gibi huzursuzluk yaratmak peşinde koşup duruyoruz.

Nasıl bir gözlük takip resmin bütününe bakıyoruz bilmiyorum. Taktığımız o gözlükle resmin bütününü görebildiğimizi de zannetmiyorum.

Bugün, mücadele etmesinin yeterli olduğunu, hep yanlarında olacağını söylediğimiz takımın kadrosu, sakatlıklar ve cezalar nedeniyle eksik kalınca "vay efendim neden genç futbolculara şans tanınmıyor" diyebiliyoruz.

Adeta kurtlar sofrası olarak nitelendirebileceğimiz bir arenaya gençleri attığınızda kredi tanıyacak, şansını kullanması için zaman verecek, başarısız olma hakkı ile rahatça kendisini geliştirmesine yardımcı olacak bir kitle varmış da yetkililer bunu denemiyormuş gibi ahkâm kesiyoruz.

Daldığımız hayal dünyasından uyanalım!.. Önce kendi camiamızı iyice bir tanıyalım!.. Kime, ne derece şans verilebileceğini kestirebilecek seviyeye geldiğimizde kurduğumuz hayallerin aslında bir ütopyadan öte olmadığını göreceksiniz.

Futbolun kitabını yazanların bile yerin dibine sökülüp, "köylü, stajyer, futbolu bilmeyen, çobanlık bile edemeyecek kişi" gibi sıfatlarla aşağılandığı bir ülkenin, bu dolduruşlara en fazla kapılan, esen rüzgara göre yön değiştiren camiası için olmasını dilediğimiz beklentilerimizi gözden geçirelim.

Dün akşam maçtan çıkışta merdivenlerde duyduğum bazı sözler; "şu Aziz'i ...tır etmek lazım öncelikle, adam 11 yılı aşkın sürede sadece 4 şampiyonluk kazandı, kupada hiç yok, sadece bina/stat yaptı, alsın stadını çektirsin gitsin!"

Bunu söyleyenlerin de bilinçaltının nereden beslendiği, Fenerbahçe'ye salt futbol takımı olarak bakacak kadar spordan anladığı, daha doğrusu bir spor kültürü taşımadığı nasıl da belli değil mi?

Göz bozuklukları belli zamanlarda ilerleme gösterip çerçevedeki çamların daha farklı numaralı olanları ile değiştirilmesini gerektirir.

Bazı gözlükler de çerçeveleri modaya uygun olsun diye değiştirilir.

Her iki halde de baktığınız yeri nasıl gördüğünüzle alakalı faktörler rol oynarlar.

Tüm gerçekleri görüp, etki eden her ayrıntıyı göz önüne alıp, değerlendirmeyi buna göre yapmak için takılan gözlük...

Her şeyi tüm çıplaklığı ile görmese de kendini tatmin edecek bazı doneleri seçebilmesine yetecek, hayal etmek istediklerine ve egosuna malzeme toplayabileceği özellikteki gözlük...

Taktığımız gözlüklerin ne olduğuna bakmamız lazım.


http://twitter.com/hhosca


1 Ocak 2010 Cuma

HİÇ DİŞİ KALMAMIŞ CANAVAR!

Değil ülkemizde tüm dünyada yazılı ve görsel basın büyük güç.

Toplumları direkt etkisi altına alabilen bu gücü, günümüz şartlarında insanları kaosa sürüklemek pahasına kullanmak kitlesel çatışmalara neden olacak derecelere varabiliyor.

Ülkemizde vatandaşlarımızın haber alma hakları anayasa ile güvence altına alınmıştır. Anayasamızca güvence altında bulunan haber alma hakkı ile birlikte, haber akışını sağlayan yazılı ve görsel basınımızın taşıdığı sorumluluk büyük önem arzetmektedir.

Bu sorumlulukla beraber, meslek ahlakına ve basın ilkelerine bağlı kalınması da birbirinden ayrı tutulamaz gerçeklerdir.

Bu yazıya konu etme amacında olduğum ve aşağıda ele alacağım spor basını bu gerçeklerin tam da içindedir.

Bakın, 16 maddeden oluşan "Basın Konseyi İletişim Meslek İlkeleri" hangi kriterleri içeriyor;

1- Yayınlarda hiç kimse; ırkı, cinsiyeti, sosyal düzeyi ve inançları nedeniyle kınanamaz, aşağılanamaz.
2- Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı ya da incitici yayın yapılamaz.
3- Kamusal bir görev olan gazetecilik, ahlaka aykırı özel amaç ve çıkarlara alet edilemez.
4- Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan ve iftira niteliği taşıyan ifadelere yer verilemez.
5- Kişilerin özel yaşamı, kamu çıkarlarının gerektirdiği durumlar dışında, yayın konusu olamaz.
6- Soruşturulması gazetecilik olanakları içinde bulunan haberler, soruşturulmaksızın veya doğruluğuna emin olunmaksızın yayınlanamaz.
7- Saklı kalması kaydıyla verilen bilgiler, kamu yararı ciddi bir biçimde gerektirmedikçe yayınlanamaz.
8- Bir basın organının dağıtım süreci tamamlanmadan o basın organının özel çabalarla gerçekleştirdiği ürün, bir başka basın organı tarafından kendi ürünüymüş gibi kamuoyuna sunulamaz. Ajanslardan alınan özel ürünlerin kaynağının belirtilmesine özen gösterilir.
9- Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenmedikçe hiç kimse "suçlu" ilan edilemez.
10- Yasaların suç saydığı eylemler, gerçek olduğuna inandırıcı makul nedenler bulunmadıkça kimseye atfedilemez.
11- Gazeteci, kaynaklarının gizliliğini korur. Kaynağın kamuoyunu kişisel, siyasal, ekonomik ve benzeri nedenlerle yanıltmayı amaçladığı haller bunun dışındadır.
12- Gazeteci görevini, taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaktan sakınır.
13- Şiddet ve zorbalığı özendirici yayın yapmaktan kaçınılır. 14- İlan ve reklam niteliğindeki yayınların bu nitelikleri, tereddüde yer bırakmayacak şekilde belirtilir.
15- Yayın tarihi için konan zaman kaydına saygı gösterilir.
16- Basın organları, yanlış yayınlardan kaynaklanan cevap ve tekzip hakkına saygı duyarlar.


Bu 16 maddenin günümüz spor medyasında ne kadar kabul gördüğü bariz biçimde şüphe altında bulunmaktadır.

Çağdaş spor anlayışının önünü açmak, toplumu buna ilgi göstermeye teşvik etmek, ülkemizde bir nevi “spor kültürü” oluşturmak için rol alması gereken yegane unsurlardan biri olan yazılı ve görsel medya, bu anlayıştan fersah fersah uzaktadır.

Ülkemizde bir dönem mesleğini icra etmiş eski yabancı futbolcularımızdan biri olan Pierre van Hooijdonk, kendisi hakkında magazinsel ölçülerde yapılan yalan yanlış bir haber sonrası vardığı bir tespitle "Kaliteli(!) Türk Medyası" ünlü yakıştırmasının isim babası olmuştur.

Yabancı gözüyle değerlendirmede bulunan birinde medyamızın bıraktığı bu izlenime yaklaşım biçimi hiçbir basın organı ve çalışanınca bir özeleştiri fırsatı olarak kullanılmamış, bilakis tepki vermekle yetinilmiştir.

Ülke sporuna itici güç olması gereken yazılı ve görsel medyanın, sporun ana unsuru olan kulüplerce gündeme getirilmeye çalışılan konuları renklerine göre kritize etmesi, asli görevinin dışında bir yaklaşımla değerlendirmeye alarak, yukarıda sıraladığımız 16 maddenin neredeyse tamamına aykırı bir tarz içinde işlemesi moda yöntem olmuştur.

Meslek ahlakı ve basın ilkeleri ile hiçbir şekilde örtüşmeyen bir anlayışın hakim olduğu yazılı ve görsel spor basınımızın giderek küçüldüğü, halkın ve dikkatle izleyen gözlerin önünde küçük düşürülerek, fark edemeyenlerce uçuruma sürüklendiği de açıktır.

Yıllar önce "dürüst kalemler, dost tribünler..." sloganı ile yola çıktığımız ve spor basınındaki yanlışlıklara ayna tutmaya çalıştığımız dönemden bu yana, baronların kapanına girmekten kurtulamamış hali ile "Kaliteli(!) Türk Medyasının" daha da kötüye yol aldığını gözlemleyebiliyoruz.

Meslek ahlakına sahip, basın ilkelerine bağlı olarak işini layıkı ile yapmaya çalışanların azınlıkta kaldıkları ve seslerinin cılızlaştığı, üzülerek yaptığımız başka bir önemli tespittir.

Ele alınan haberlerin objektif ve haber kaynaklarının güvenilir olmasına dikkat etmek gibi bir titizlik çoğunluk içinde artık maalesef bulunmamaktadır.

Tüm asli görevlerini unutmuş, yozlaşmış ve her hücresi kansere yakalanmış bir hasta konumundaki Türk Spor Medyası, bizim için adeta bütün dişleri dökülmüş bir canavar görünümündedir.

Bu görüntüyü oluşturanlar;

Bünyede bir şekilde yer bulmuş, zaman içinde iyice semirmiş ve varlıklarını bulvar basını anlayışı ile devam ettirme niyetinde olan kişiler...

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, yalan yanlış mantık yürüten, yanlışlarını ve kötü yaklaşımlarını kamuoyunun belleğine sokarak bulanık sularda balık avlamaya çalışan kifayetsiz yazar ve yorumcular...

Menfaatlerini beslemek, kendilerine prim kazandırmak uğruna bu ülkenin insanlarını, ama özellikle genç dimağları karşı karşıya getirecek derecede sağduyudan uzak, kışkırtıcı üslupta olanlar...

Ve bu mesleki erozyona karşı durup, meslek onurlarını, ülke sporunun geleceğini düşünmek, sporun birinci derece muhatabı olan gençlerin sağlıklı varoluşlarının kaygısını taşıyarak, bu uğurda mücadele etmek yerine, yozlaşmış düzenin dümen suyuna girmeyi tercih edenler...

Doğru olan için çalışan, varlığını ortaya koyan, adeta bir savaş içinde mücadele edenler bellidir.

Kaliteli(!) Türk Medyası, bünyesine işlemiş olan “hiçbir dişi kalmamış canavar” görüntüsünden sıyrılarak, bu mücadelenin içinde olanları ayırdederek, gerçek anlamda taşıması gereken misyonuna dönmelidir.

Bu uyanış için gerekli olan özeleştiri ve değerlendirmeleri daha kötüye gitmeden, ülke sporunu da beraberlerinde götürmeden yapmak zorundadır.

Bu uğurda atılacak her olumlu adımda, biz taraftarların da üzerimize düşeni layıkı ile yerine getireceğimizden şüphe duymuyorum.


http://twitter.com/hhosca